Bonbon :) - Blogcu



Bonbon :)

29/5/2009

Nibiru

http://www.luisprada.com/Protected/IMAGES/andy_loyd_nibiru_path.jpg
Sümerler tarafından, Nibiru, yani geçiş gezegeni ismi verilen, Babil astronomları tarafından ise Marduk olarak adlandırılan gezegendir. 2012 yılında dünyaya yakın geçiş yapacağı öne sürülmektedir. Zechariaa Sitcin  tarafından yapılan araştırmalara konu olmuştur. Dünyadan 4 kat daha büyük olduğu ve güneş çevresindeki turunun 3600 yıllık periyoda sahip olduğu bu araştırmalarda ortaya atılmıştır. Sitchin,Mısır ve Mezopotamya'daki araştırmaları esnasında eski uygarlıkların da bu gezegenden haberdar olduğunu saptamıştır.

Türkiye'de de yazar Burak Eldem konu ile ilgili bir kitap yazmış ve bu gezegenin eski uygarlıklar dönemindeki önemi ve 2012 yılında yapacağı öne sürülen yakın geçişle ilgili teoriler sunmuştur.

Önemli Not: Günümüzde Pluton Astronomlarca Gezegen Statüsünden çıkartılmıştır. Bu nedenle Bilim Dünyası resmi gezegen sayısını günümüz itibari ile 8 ile sınırlandırmıştır. 10. Gezegen terimi Plüton'un da yer aldığı 9 gezegenlik dizilime göre anlatılmıştır.

Teorilere göre 10. gezegen denen Nibiru (NASA'nın 2001 KX76 olarak katalogladığı gezegen) güneş etrafındaki 3657 yıllık her dönüşünüde dünya'ya yakın olarak gelip geçerken dünya üzerinde türlü felaketlere sebep olmaktadır. Bu seferki geçiş ise kimilerine göre 2012 yılında gerçekleşecektir. Güneş sistemimizdeki elemanlar olarak Zecheria Sitchin Güneş'i ve Ay'ı da cisim olarak ele aldığında 11 cisim söz konusu olmaktadır. Nibiru'yu bu sisteme eklediğinde 12 sayısına ulaşılmaktadır (Sümer tabletlerini çeviren Sitchin'e göre). Güneş ve Ay'ı saymazsak 9 gezegenden oluşan güneş sistemimizde Nibiru 10. Gezegen olmaktadır. Zecheria Sitchin'in kitabında anlatılan 12. Gezegen ile bugün tartışılan 10. Gezegen aynı gezegendir.

Son zamanlardaki, Güneş sistemimizdeki gezegenlerin parlaklıklarındaki artış, Jüpiter'in uyduları ile arasında iyonize bir bağlantı oluşması, gezegenlerin manyetik çekim güçlerindeki artış, Jüpiter, Uranüs ve Neptün atmosferlerindeki sıradışı değişiklikler dünya üzerinden teleskoplarla izlenmektedir. Son aylarda tüm dünya'da görülen atmosferik anormallikler ve çeşitli büyüklükteki depremlerin yoğunluk kazanması ile ilgili açıklamalar 10. gezegenin gelişi ile ilgilidir. Pioneer 10 ve 11'in dünyada'dan uzaklaşma hızlarındaki azalmaların da 10. Gezegen etkisi ile olduğu ileri sürülmektedir. Neler oldu? 1976: Zecheria Sitchin'in 12. Gezegen kitabı piyasaya çıktı. 1979: Zecharia Sitchin'in kitabının piyasaya çıkmasından 3 yıl sonra Amerikan Astronomi Birliği Planet X projesini başlattı. 1981: Pluto'nun yörüngesinde saptanan düzensizlikler üzerine 10. gezegenin var olup olmaması üzerine araştırmalar başlatıldı. 1982: NASA resmi olarak 10. gezegenin varlığını kabul etti. 1983: Nibiru NASA'ya ait IRAS (Infrared Astronomical Satellite) uydusu ile 10. gezegen ilk defa görüldü 1992: Kuiper Kuşağı üzerinde ilk çalışmalar David Jewitt ve Jane Luu tarafından Hawaii Üniversitesinde başlatıldı. O tarihten günümüze değin 400 kadar Kuiper Bölgesi Nesnesi saptandı. 1998: 1970'li yılların başında gönderilen uzay araçlarının uzaklaşma hızlarındaki azalmalar dikkat çekti (Pioneer 10, Pioneer 11). 90'lı yılların başında bunun nedeni anlaşılamadı. Bu sene ise bunun 2001 KX76'nın çekim gücünden kaynaklandığı öğrenildi. 2000: NEOS (Near Earth Objects) projesi kapsamında dünya yaşamını tehlikeye sokabilecek olası cisimler üzerinde çalışmalar başlatıldı. Şubat 2001: Kuiper Kuşağı çevresinde dolanan CR105 isimli kuyrukluyıldızın yörüngesindeki belirgin düzensizlikler üzerinde çalışmalar başlatıldı. Düzensizliklere orada büyük bir gezegenin sebep olacağı sonucuna varıldı. 4 Nisan 2001: Arizona Lowell Gözlem Merkezince 2001 KX76 olarak Robert Millis ve arkadaşları tarafından kataloglandı. 7 Ocak 2001: İsviçre'deki Neuchatel gözlem evinde de gözlendi. Bilimadamları keşiflerini basına duyurduktan bir hafta sonra haberin asılsız olduğunu belirttiler. 11 Nisan 2001: National Optical Astronomy Observatory (NOAO) tarafından onuncu gezegen, Trans Neptunian Object (TNO) 28976 = 2001 KX76 olarak onaylandı. 23 Ağustos 2001: ESO 2001 KX76'nın Ceres'ten daha büyük olduğunu duyurdu. 2001: Deep Ecliptic Survey isimli proje kapsamında Nibiru'nun ilk dijital resimleri çekildi (Tucson yakınlarındaki (AZ) Kitt Peak Ulusal Gözlemevi ve Şili'deki Cerro Tololo Inter-American Gözlemevi). 2001: Nibiru'nun albedosu, rengi ve diğer özellikleri saptandı (Magellan Instant Camera (MagIC), 6.5-metrelik Magellan Teleskopu ile Las Campanas'taki gözlemevinde (Şili). 2003: 10. Gezegenin yaklaşmasının etkisiyle dünyanın her tarafında çeşitli büyüklüklerde depremler olmaya başladı. Can kaybına yol açmayan bu depremlerin sayıları artmaya başladı. 2003: 1980'li yılların ortalarından itibaren meydana gelen Güneş'teki anormallikler sebebi anlaşılamamıştı. Nibiru'nun etkisi ile Güneş'teki değişiklikler dünyadaki tüm güneş gözlemevlerinde incelenmeye başlandı. 17 Nisan 2003: 2001 KX76'nin ismi Ixion olarak değiştirildi. Neden 12. ya da 10. gezegen deniyor? Madem Güneş Sistemimizde 9 Gezegen var Nibiru'nun 10. Gezegen olması gerekmiyor mu? 1. Merkür2. Venüs 3. Dünya 4. Mars 5. Satürn 6. Jüpiter 7. Uranus 8. Neptün 9. Pluto 10. ? 11. ? 12. Nibiru 1. Merkür2. Venüs 3. Dünya 4. Mars 5. Satürn 6. Jüpiter 7. Uranus 8. Neptün 9. Pluto 10. Nibiru Sayıların değişmesinin sebebi Güneş'i ve Ay'ı da dikkate alıp almamak yüzüden.

2003 mü 2012 mi?

Maya takviminin sonu olan 21 Aralık 2012, bazılarına göre Gregoryen takviminde Mayıs 2003'e tekabül ediyor. Bu konuda iki görüş vardı. Şu an 2012 görüşü elde kaldı sadece. Dünya'nın uydusu Ay, Asteroid Kuşağı ve Satürn'ün halkasının kökeni nedir? Pluton'un yörüngesi diğer gezegenlerden neden farklı? Sümer tabletlerindeki bilgilere göre "Ab.zu" ismindeki ilk sistemde sadece Güneş ve 4 grup gezegen vardı. Gruplarda toplam 8 gezegen vardı. Yani "Ab.zu" ismindeki ilk Güneş sisteminde toplam 8 gezegen vardı. Bunlar: Grup 1. Merkür ve Tiamat; Grup 2: Venüs ve Mars; Grup 3. Jüpiter ve Satürn; Grup 4. Uranüs ve Neptün.

Gezegenlerin dönüş yönlerinin aksi yönden 4 uydusu ile birlikte gelen Nibiru ilk önce Neptün ile karşılaştı. Çekim gücü ile onun yüzeyini tümsekleştirdi ve sonunda bu tümsek o kadar büyüdü ki gezegenden koptu. Böylece Neptün'ün uydusu Triton oluştu (Triton tüm gezegenlerin tersi yönünde döner). Daha sonra Nibiru Uranüs'e yaklaştı ve çekim kuvveti ile onun kendi etrafındaki dönüş eksenini eğdi ve ayrıca çekim kuvveti ile Uranüs'ün 4 tane uydusunun olmasına yolaçtı. Bu uydulardan üçünü Nibiru kendisi aldı ve geride Triton'u olduğu gibi bıraktı. Böylece Nibiru'nun (4+3) yedi uydusu oldu.

Nibiru Jüpiter ve Satürn'e yaklaşarak Güneş ekseni etrafındaki yörüngelerini çarpıttı. O anda Satürn'ün yörüngesinde bulunan Satürn'ün uydusu Gaga, Nibiru'nun etkisi ile Satürn'den uzaklaştı ve bugünkü Plüto halini aldı (Plüto'nun bugünkü yörüngesindeki anormallikler ve diğer gezegenlerin yörünge düzlemi ile olan büyük fark). Nibiru'nun izlediği daha sonraki yolun üzerinde bulunan Jüpiter'in çekimi sebebi ile Nibiru Tiamat'a çok yaklaştı ve Tiamat çekim kuvvetleri ile ikiye bölündü. Bu olay öncesi Tiamat son derece sulak bir gezegendi (Asteroid kuşağındaki şu andaki donmuş bol miktarlardaki buz). Ayrıca Nibiru'nun yörüngesindeki 7 uydunun tamamı Tiamat'a çarptı. Küçük parça çekim kuvvetleri ile paramparça oldu ve diğer buz vs. parçalarla birlikte çarpışma sonrasında Güneş'e doğru çekildiler ve bir kısmı Güneş'e düşerek yokoldu ama bunların büyük kısmı ise Güneş'e düşmeyip bugünkü asteroid kuşağı bölgesinde (Bir zamanlar Tiamat'ın yörüngesinin olduğu yerde) bir araya geldiler. Böylece bugünkü Asteroid kuşağını oluştu. Büyük parça (Gaia) ise Güneş etrafında yeni bir yörüngeye oturdu ve bugünkü Dünya'mızı oluşturdu. Tiamat'ın bu çarpışma öncesi 11 uydusu vardı ve bunlardan en büyüğü olan Kingu Dünya'nın uydusu Ay olacak şekilde Dünya tarafından yakalandı (Ay'ın fiziksel ve elemental yapısı Dünya ile uyuşmamakta). Yani bugünkü uydumuz Ay bir zamanlar Tiamat'ın uydusuydu.

Titius-Bode kanununa göre bugünkü asteroid kuşağının bulunduğu yerde bir zamanlar Tiamat gezegeni vardı. Asteroid kuşağındaki parçalar bugün bir araya gelseler bir gezegeni oluşturacak çoklukta değiller. Ayrıca Jüpiter'in varlığı da bunların bir araya gelip bir gezegen oluşturmasını engelliyor (çekim kuvvetleri sebebiyle). Bunlar aynen Nibiru'nun aksi yöndeki dönüşü ile aynı yönde olmak üzere Mars ile Jupiter arasındaki boşlukta kaldılar ve bir kuşak oluşturdular. Bu parçaların bir kısmı Satürn tarafından da yakalandı ve Satürn'ün bugünkü bilinen kuşağının bir kısmını oluşturdu (diğer parçalar Nibiru'nun çekimi ile yüzeyinden kopanlar). Günümüzde Mars ile Jüpiter arasında yer alan ve bir zamanlar Tiamat'a ait olan materyalden oluşan asteroid kuşağı sınır alınarak İç Güneş Sistemi ve Dış Güneş Sistemi olarak güneş sistemimizi gruplandırdık. Buna göre Güneş ile Asteroid kuşağı arasındaki iç güneş sisteminde sırası ile Merkür, Venüs, Dünya ve Mars olmak üzere 4 gezegen; Asteroid kuşağından itibaren de Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüto ve Nibiru olmak üzere 6 gezegen (dış güneş sistemi) toplam 10 gezegen bugünkü güneş sistemini oluşturdu. Tüm bu olayların sonunda Nibiru 3600 küsur yıllık basık elips şeklindeki yörüngesini takip etmeye başladı.

Ay'ın yapay olarak Dünya'nın yörüngesine yerleştirildiği söyleniyor? Ay'ın dünya çevresindeki yörüngesinin mükemmele yakın bir daire olması (Güneş sistemindeki gezegen yörüngeleri hep elipstir), Dünya'daki toprak elementleri ile uyuşmayan bir yapısı olması, dünya'nın dönüşü ile tam olarak aynı olarak kendi etrafında dönmesi (bu yüzden hep bir yüzünü görürüz), dünya ile mesafesinin normale göre çok yakında olması ve daha pek çok sebepten bazı düşüncelere göre Ay dünya'nın çevresine yapay olarak yerleştirilmiştir. Jüpiter'in uydusu Phobos'un da yapay olarak yerleştirildiği söyleniyor. Pekçok farklı kaynağa göre yapay bir uydu olan Ay'ın ve Phobos'un içinde bir uygarlık var. Bu kaynaklarda yazılanlara göre bu ikisinin amacı Dünya'yı yakından izlemek ve kötü niyetli istilacılar gibi dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumak. Bu ikisi gibi Nibiru'nun da yapay ama çok büyük bir uydu olduğu belirtilenler arasında. Galaktik Federasyon tarafından Dünya'yı tehlikelere karşı korumak amacı ile yapay olarak yerleştirilmişler. Bu konuda Internet'te çok fazla yazı var. Bunlardan en yakın olan Ay ise apayrı bir inceleme konusu.

Gerek NASA'nın gerek astronotların birebir gözlemledikleri, gerek Dünya üzerinden teleskoplarla sürekli görülen Ay anomalileri (Ay üzerinde görülen ışıklı cisimler, büyük iş makinaları benzeri cisimler, görünüp kaybolan dev yapılar) hakkında çok fazla yazılmış kaynak mevcut.Ay olmasaydı ne olurdu?Dünya bugünkü gibi olmazdı. Hayat bile olmazdı. Ay olmasa idi günler daha kısa olurdu. Şiddetli fırtınalar ve kasırgaların hiç kesilmediği bir dünya olurdu. Atmosfer bugünkü gibi olmazdı. Daha kalın bir atmosfere sahip olurduk. Ay olmasaydı, gel-git olayları %70 oranında azalırdı. Ay ışığında etkinliğini sürdüren canlılar gelişmezdi ve mevsimler olmazdı. Gel-gitler olamayacağı için Dünya'da yaşam oluşmazdı. Sadece Güneş'in varlığı ile olan mevsimler, rüzgarlar ve yağmurların var olduğu bitkilerden ibaret boş bir gezegen olurdu Dünya. Ay'ın varlığı yaşamı açıklıyor.

Kadınların menstürasyonun (âdet) 28 günlük bir periyotta olması da Ay'ın varlığı ile ilgilidir. Nibiru'nun uyduları neyi ifade ediyor? Başlangıçta 4 olan uydu sayısının şu an 7 kadar olduğu söyleniyor. Başka bir teoriye göre de uydumuz Ay bir zamanlar Tiamat'ın uydusuymuş. Ay'dan gelen ay taşlarının mineral kompozisyonunun dünyadakilerle hiçbirşekilde uyuşmaması, dünya'nın bu büyüklükteki bir uyduyu kendi başına yakalama şansının olmaması, dünyaya çarpan bir meteorun dünyadan kaldırdığı materyalin bir halka şeklinde dünyanın etrafında yörüngede birikmesi ve bu materyalin zamanla birleşerek Ay'ı oluşturduğu teorisinin geçerliliğini yitirmesi, Ay'ın dünya çevresindeki yörüngesinin elips olmayıp mükemmele yakın bir daire olması, dünya'ya hep aynı yüzünü gösterdiği için dünya'nın dönüşü ile (24 saat) kendi dönüşünün aynı olması (24 saat) gibi gerçekler kimilerine göre bu düşünceyi destekliyor. Nibiru'nun kendisi üzerinde hayat yok, uyduları üzerinde ise zeki yaşam olduğu söyleniyor.

Nemesis Teorisi nedir?

Güneş'in görünmeyen karanlık (karadelik) ikizinden bahseder. İsmi Nemesis'tir. Bir elipsin iki odağı vardır. Bu teoriye göre Nibiru'nun elips olan yörüngesindeki odaklardan birisi Güneş, diğeri Nemesis'tir. Ayrıca Nibiru'ya Sümerler "Gelip geçip giden", Babil'liler ve Mezopotamya'lılar "Marduk, Cennetlerin kralı", Eski Yahudiler "Kanatlı dünya", Yunanlılar ise "Nemesis" demişlerdir.Albedo nedir?En basit anlatımıyla albedo, Güneş'ten gelen ışın ile gezegenin yüzeyinden uzaya yansıyan ışığın oranıdır. Bilinen en yüksek albedo dünya yüzeyinde kar'a aittir ve 1'e yakındır. Albedo'su sıfır olan bir yüzey karanlık demektir. Dünya'nın albedosu 0,38'dir. Albedo'nun daha teknik bir tanımı için buraya tıklayın.

Titius-Bode kanunu nedir?

18. yüzyılda Johann Daniel Titius and Johann Elert Bode gezegenlerin Güneş'ten uzaklıklarının belli bir orana göre olduğunu öngören bir kanun keşfettiler (1772). Onlara göre gezegenlerin uzaklıkları belli bir sırayı izliyordu. Onlara göre sıfır ile başlayan bu sayılar şu şekilde sıralanıyordu: 0, 3, 6, 12, 24, 48, 96, 192, 384, 768. Daha sonra herbir sayıya 4 ekleyip 10'a böldüler. Sonuç standart astronomik birim ile çakışınca da buluşlarını açıkladılar. Yıllar sonra başka türlü yaklaşımlarla gezegenlerin güneşe uzaklıkları için (daha çok keşfedilmemiş gezegenleri bulabilmek amacıyla) katsayılar buldular. Bunlardan en sonuncusu ise Fibonacci yaklaşımıdır. Titius-Bode kanunu duyurulduktan sonra bu dağılımlara göre dünyanın heryerinde gezegen avcılığı başlamıştı. Ayrıca Titius-Bode bu kanunu keşfettiklerinde Asteroid kuşağı, Uranüs ve Neptün daha keşfedilmemişti. 1781 yılında William Herschel Uranüs'ü ve 1801'de Giuseppe Piazzi Ceres'i, 1846'da Johann Galle Neptün'ü ve 1930'da Clyde Tombaugh Plüto'yu keşfettiklerinde bunların uzaklıklarının Titius-Bode kanuna uyduğu görüldü.

Bazı Asteroidler (parantez içerisindekiler kilometre cinsinden çapları): Ceres (940), Vesta (576), Pallas (538), Hygeia (430), Interamnia (338), Davida (324), Cybele (308), Europa (292), Sylvia (282), Patientia (280), Euphrosyne (270), Eunomia (260), Bamberga (252), Juno (248), Psyche (246), Doris (246), Eugenia (244), Hector (232), Themis (228), Arethusa (228). Uzayın derinliklerini gözlemlemek için yapılan teleskoplar neden çoğunlukla güney yarımkürede?Güneş sistemimizin de içinde olduğu samanyolu galaksimizin merkezi ile ilgili çok merak var. Ayrıca ,gökyüzündeki pekçok önemli nebula, galaksi vs. çoğunlukla güney yarımküreden izlenebiliyor. Hem galaksi merkezi hem de önemli gök cisimleri hep dünyanın güneyyarımküresinden daha rahat izlenebildiğinden, çok büyük ebatta yeni bir teleskop (ya da gözlemevi) kurulacağı zaman bunun için genellikle uygun yer hep güney yarımküreden seçilir. Ama, hem havada toz olmaması, hem de berrak gökyüzü sebebi ile kuzey kutbunda ve kutba yakın yerlerde de teleskoplar kurulmuştur. Hubble ilk yörüngeye oturtulduğunda (merceğindeki hata giderildikten sonra) ilk iş olarak derhal güney yarımküredeki ilginç cisimlere kaçınılmaz olarak odaklanmıştır.

 

Başlangıçta 4 olan uydu sayısının şu an 7 kadar olduğu söyleniyor.  Nibiru'nun kendisi üzerinde hayat yok, zeki yaşam Nibiru'nun yüzeyinin altında ve uyduları üzerinde olduğu söyleniyor. Nibiru, dışarıdan bakıldığında altın sarısı rengindedir. Bu yüzden Nibiru'nun etrafında mor bir halka gözükür. Nibiru, Dünya'mızdan 4 kat daha büyüktür. Nibiru Galaktik Federasyon tarafından Sirius B'de başıboş olarak keşfedilen büyük bir parça idi. Daha sonra evrendeki en üstün teknoloji ile bir savaş yıldızı haline getirildi. Şu anda Nibiru 5. boyutta olduğundan Dünya'dan çıplak gözle görülemiyor fakat etkileri hissediliyor.

29/5/2009

Nazca Çizgileri'nin Sırrı

Peu Çölü'ndeki geogliflerin sırrı bir asırdır bilim adamlarının ve maceraperestlerin iştahını kabartıyor.

 

500 metrelik dev ok Pasifik Okyanusu'u gösteriyor; büyük depremden sonra Nazcalıların göç ettiği yönü gösteriyor.
İspanyol "conquistador" Pizarro tarafından İnka İmparatorluğu'nun yıkılışıyla birlikte, yani yaklaşık 16. yüzyılın ortalarından itibaren, Latin Amerika'da bir efsane başını almış yürümüştü. Hemen herkes, Güney Peru'nun And Dağları'yla Pasifik Okyanusu arasında sıkışıp kalmış çöl yaylalarındaki devasa geometrik şekillerden söz ediyordu. Yüzlerce metre genişliğindeki 9 parmaklı maymundan, 40 metrekarelik bir alana yayılmış örümcekten, 300 metre uzunluğundaki kuş şekillerinden...

Üstelik, tümü hayvan figürleriyle sınırlı değildi. Biraz daha kuzeyde, tepeleri süsleyen birkaç kilometre uzunluğundaki ok şekillerine rastlandığı da belirtiliyordu. Ama bütün söylenenler rivayetten öteye geçmemişti. Çünkü, bu şekilleri gören bir tek kişi bile yoktu. Bazı gezginler bunlardan söz etmiş; bazılarıysa, başkalarına aktarmış ve böylece Nazca'nın sırrı doğmuştu. Yani kumlu arazideki dev şekillerin sırrı...

Nazca asırlarca konuşuldu, ancak bu konudaki en somut adım 1939 tarihinde atıldı. Peru'nun başkenti Lima'nın 400 kilometre güneyindeki Nazca bölgesinin üzerinde gözlem uçuşu yapan Amerikalı arkeolog Paul Kosok, bu şekillerin gökyüzünden ilk fotoğraflarını çekti. Böylece insanlık bu "geoglif"lerle tanışmış oldu.
Geoglif Yunanca kökenli bir kelime. Eski Yunanca'da toprak anlamına gelen "ge" ve kazınmış anlamında kullanılan "gluphe" kelimelerinden türetilmiş. Paul Kosok'un fotoğraflarından beri, bilim dünyası şu soruların yanıtını arıyor: Bu dev şekilleri kim, nasıl ve hangi amaçlarla çizdi?

Soruyu açıklamaya yönelik ilk varsayımlar, gerçek anlamda hayal gücünün ürünüydü. Bu çizgilerin, başlangıçta "Kolomb-öncesi Latin Amerika"da düzenlenen ilk olimpiyatların atletizm pistleri olduğu iddia edildi. Başkaları bir adım daha ileri gittiler ve onların büyücü şamanların gizemli işaretleri olduğunu ileri sürdüler. Tabii, astroloji uzmanları da kendi üstlerine düşen katkıyı yapmakta gecikmediler. Maymun, kuş ve fok gibi hayvan şekillerinin dev bir yıldız falı olduğunu söylediler. Onlara göre, bu dev hayvan şekilleri, günümüz burçlarından çok farklı değillerdi.

 

Maria Reiche
Ancak, Nazca'nın sırrını popülerleştiren isim Alman "new age" yazarlarından Erich von Däniken oldu. 1968 yılında kaleme aldığı "Tanrıların Arabaları" adlı araştırma kitabında, bu dev şekillerin uzaylı zekâsının ürünü olduğunu öne sürdü. Ona göre, yamuk biçimindeki ana şekiller, basit bir biçimde uzay gemilerinin iniş pistleriydi. Ancak, uzaydan gelen ve gelişmiş bir teknolojiye sahip bu yabancılar, yerel halk tarafından "tanrılar" olarak kabul görmüşlerdi. İşte o nedenle, daha sonra bu gökyüzünden gelen tanrılarla iletişim kurmak için kumun üzerine, büyük çoğunluğu hayvan figürlerinden oluşan dev şekiller çizmişlerdi.

Nazca için ilk bilimsel açıklama, Alman matematikçi Maria Reiche'den (1903-1998) geldi. 1946 yılında Nazca yakınlarındaki San Pablo kasabasına yerleşti ve ölene dek orada yaşadı. Hemen tüm bilimsel kariyerini geogliflere adamıştı. Yine onun sayesinde, Nazca'nın dev şekilleri, UNESCO tarafından "Dünya Mirası" kategorisinde koruma altına alındı. Maria Reiche, öncelikle bu çizgilerin nasıl çizildiği sorusuna bir açıklık getirdi. Ona göre, kumun daha koyu olan üst tabakası kazınmış ve böylece alttaki daha açık bir tabaka ortaya çıkarılmıştı. Ona göre, şekiller Güneş'in, Ay'ın ve bazı yıldızların pozisyonunu yansıtıyordu. Ve insanlara ne zaman ekinlerini ekmeleri, ne zaman tarlalarını sulamaları ve ne zaman ekini toplamaları gerektiğini hatırlatıyordu. Ne var ki, daha kuşkulu bilim adamlarına göre bu kuram, bir bakıma dev okları ve düz çizgi biçimindeki şekilleri açıklıyordu. Ama, özellikle hayvan figürlerinden oluşan görüntüler konusunda yetersiz kalıyordu. Öte yandan, düz çizgiler hemen bütün yönlere kaydırılmıştı. Nitekim, daha sonra bilgisayar aracılığıyla yapılan hesaplar, şekiller ve çizgilerin sadece yüzde 20'sinin astronomik pozisyonlara uygun düştüğünü gösterdi. Kısacası, Maria Reiche'nin kuramı belki olayın bir yönünü aydınlatıyordu, ama kesinlikle tümünü değil...

Nazca'nın sırrı bu noktada tıkanıp kalmıştı. Eğer, geogliflerin yaklaşık 12 kilometre kuzeybatısında ortaya çıkarılan Cahuachi kazıları olmasaydı, belki de mesele unutulup gidecekti. Ancak, İtalyan mimar ve arkeolog Guiseppe Orefici, bu bölgede gerçekleştirdiği kazılarda çok sayıda eşyayı gün ışığına çıkardı. Söz konusu olan 24 kilo-metre kare genişliğinde dev bir nekropol idi ve buraya tahminen 20 bin ile 30 bin kişi gömülmüştü. Ortaya çıkarılan çok sayıda mumya, süs eşyası, müzik aleti gibi eşyaların arasında bulunan iki şey İtalyan arkeologun dikkatini çekmişti. Üstlerinde geogliflerdeki çizgileri anımsatan şekillerin bulunduğu seramik vazolar ve asıl önemli-si bir mezarda ortaya çıkarılan ölü töreni mantosu...

 

Bu eşyalar, karbon 14 testi ile, M.Ö. 5. yüzyıldan M.S. 6. yüzyıla kadar tarihlendirilebiliyordu. Yani, burada bir uygarlık tam 1000 yıl boyunca varlığını sürdürmüştü. Bölgenin çöl topraklarını mesken tutan söz konusu topluluk, günümüzde "Nazcalılar" diye anılıyor.
Biz yine konumuz açısından ölü töreni mantomuza dönelim. Bu 2000 yıllık mantonun kenarlarına 500 tane küçük bebek işlenmişti. Bu bebeklerin bir kısmı müzik aletleri çalıyor, diğerleri de ellerini havaya açmış bir şekilde dans ediyorlardı. Her bebeğin yaptığı hareketi bir başkası izliyordu. Bebeklerin davranışları bir ölü gömme ritüelini çağrıştırıyordu. İşte bu noktadan hareket eden İtalyan arkeolog, Nazca geogliflerinin dinsel bir ritüeli simgelediği tezini geliştirdi.

Ona göre Nazcalılar, barışçıl, ama koyu dindar bir topluluktu. Mumyaların arasında, bir tane bile düşman mumyasına rastlanmaması, onların savaşçı olmadığının somut bir kanıtıydı. Yazıyı, büyük bir olasılıkla tanımıyorlardı. Ancak, sanatta ve asıl önemlisi, geometri konusunda çok ileriydiler. Hem de, kenarları 110 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde piramitler inşa edecek kadar ustaydılar.

Kazılarda ortaya çıkan bir başka ilginç nokta ise, bulunan tüm eşyalarda ortak paydanın su olmasıydı. Kurak, hatta çöl denecek bir iklimde varlıklarını sürdüren Nazcalılar için su çok önemliydi. O nedenle, sarmal biçimde kuyular oluşturarak gelişmiş bir su iletişim şebekesi oluşturmuşlardı. Şebekeden, bazı civar köyler ve kasabalar bugün bile yararlanıyorlar. Bu noktadan hareket eden Guiseppe Orefici, Nazcalılar'ın bütün dinsel ritüellerinin su ve bereket kavramları çevresinde geliştiği sonucuna ulaştı.

Ona göre, üç farklı kategoriye ayrılabilecek geoglifler (sarmal şekiller, hayvan figürleri, dev düz çizgi ve oklar) kesin, ama farklı dönemlere tekabül ediyordu. İlk olarak, Nazcalılar'ın, M.Ö. 500 yıllarında sarmal şekilli geoglifleri oluşturdukları düşünülüyor. Bunlar göreceli olarak daha küçük şekiller. Ardından daha büyük çizgilere, kuş, örümcek, fok, maymun gibi hayvan şekillerine geçiyorlar. İtalyan arkeoloğa göre, bu hayvanlar Nazcalılar'ın tanrılarını simgeliyor; tümünün su ile yakından ilişkili olduğu ise çok açık... Bu dönem, aynı zamanda Nazca uygarlığının altın çağları... İlk kentlerini, nekropollerini inşa ediyorlar. M.S. 3. ve 4. yüzyılı kapsayan bu dönem, And Dağları'ndaki büyük fayın yol açtığı büyük bir deprem ile sona eriyor. Doğal felaket karşı-sında tanrılarına duydukları güveni yitiren Nazcalılar, kurdukları kentlerin üstünü kum ile örtüp göç etmeye hazırlanıyorlar. İşte bu sırada, gidecekleri yönü gösteren ok ya da düz çizgi şeklindeki son dönem geogliflerini çiziyorlar. Çünkü onlar, artık hayvan figürleri biçimindeki tanrılarını terk etmiş bulunuyorlar. Ancak, yeni göçtükleri toprak-larda da onları mutlu bir son beklemiyor. Önce, 6. yüzyılda Huariler tarafından özümseniyorlar. 1000 yıllarında, Huariler'i yıkan Chinchas'ların egemenliğine giriyorlar. Son olarak da İnkalar'ın içinde eriyip tarihin tozlu sayfalarına karışıyorlar.

 

Peki ama, büyük çoğunluğu sadece uçaktan görülebilen bu dev şekilleri Nazcalılar nasıl çizdiler? Guiseppe Orefici bu konuyu fotoğrafçılıkta kullanılan "agrandisman" yöntemiyle açıklıyor. Ona göre, önce ana şeklin en küçük parçasının şeklini çizdiler ve daha sonra da, basit basamak hesaplarıyla daha büyüklere geçtiler. İtalyan arkeoloğun düşüncesi başka bir olayı daha açıklıyor: bazı geogliflerdeki temel hesaplama hatalarını...

İtalyan arkeolog, bu kuramını bir süre önce Perulu ilkokul öğrencileriyle gerçekleştirdiği bir deneyle kanıtladı. Öğrencilerle birlikte, direkler, ipler ve bazı temel geometri kurallarını kullanarak, bu dev şekillerden bir tanesinin benzerini yarım gün içinde gerçekleştirdi.
Ancak, İtalyan arkeolog Guiseppe Orefici'nin kuramında karanlık noktalar var. Kazılarda ortaya çıkarılan eşyaların, özellikle de vazoların üstündeki şekillerle geoglifler arasında birebir bir ilişki görülmüyor. Örneğin yamuk, düz ok ve çizgi gibi bazı tipik geoglif şekillerine bu tür eşyaların üstünde hiç rastlanmıyor. Aynı topluluğun, toprakta farklı, günlük yaşam eşyaları üstünde farklı motifleri işlemiş olması bazı sorular yara-tıyor. Öte yandan, bugün bilim adamlarının sık sık kullandığı tarihlendirme yöntemi olan "karbon 14 testi" kaya ve tahta için olumlu sonuçlar verirken, toprak konusunda kuşkular taşıyor. Kısacası, Nazca'nın sırrının üstündeki perde tam olarak kalkmış değil... Bu, belki bilim için kötü bir haber, ama hayalperestler ve sanatçılar için bir şans sayılabilir...

29/5/2009

200 Bin Yıllık İnsan Kılı

200 bin yıllık insan kılı bulundu.

Paleontologlar, Güney Afrika'da sırtlanların yaşadığı bir mağarada fosilleşmiş dışkı örnekleri içinde 200 bin yıllık fosileşmiş 40 tel insan kılı buldu
 
 
 
 

Şimdiye kadarki en eski insan kılı örneği, Şili'nin kuzeyinde bulunmuş olan 9 bin yaşındaki bir mumyaya aitti.

Saç, kıl, deri gibi unsurların birkaç yüzyıldan fazla dayanması çok nadir rastlanan bir durum. Uzmanlar sadece kemik gibi sert dokuların normal bir şekilde fossileştiğini belirtiyor.

Ancak biliminsanları, yeni kıl örneklerinin öldükten sonra cesetleri sırtlanlar tarafından yenmiş ve çok eski zamanlarda yaşamış olan insanlara ait olduğunu belirtiyor.

Uzmanlara göre, bu durum narin insan kıllarının fosilleşirken havyan dışkısı içinde bozulmadan korunmasını sağlamış.

Araştırmacılar, şimdi bu kılların analizinin kesin olarak hangi insan türe ait olduğunu, saçlarının rengini ve hatta sahiplerinin sağlık durumlarını ortaya koymasını umut ediyor.

Araştırma ekibinin başında bulunan Johannesburg'daki Witwatersrand Üniversitesi'nden paleontolog Dr. Lucinda Backwell,  "Bu bulgu son derece olağan dışı. Bu tür insan fosili bulgularının sayısı çok az ve kıl çok kırılgan ve çabuk bozulan bir madde.  Analitik teknikler çok gelişti. Yapılan testlerle bu kılların sahiplerinin sağlık durumları, görünümlerinin nasıl olduğuna ilişkin çok önemli bilgiler elde edilebilir" diye konuştu.

York ve Bradford üniversitesinden arkeologların da bulunduğu ekip, Sterkfontein mağarası yakınlarında ve ilk insanlara ait başka kalıntıların da bulunduğu bölgede bulunan fosilleşmiş tek parça sırtlan dışkısından cımbızlarla ayırdıkları kıl örneklerini modern insanlar, maymunlar ve diğer hayvanlara ait fosilleşmiş kıl kökleriyle karşılaştırdı.

Araştırmalar, kılların ölçülerinin insan kılıyla uyumlu olduğu ve şekillerinin modern insanlarınkiyle benzer olduğu sonucuna vardı.

Bulunan kılın özelliklerinin, maymunlardaki kıllarla uyum sağlamadığı görüldü.

Bulgularını Arkeolojik Bilim Dergisi'ned yayınlayan araştırmacılar, kıl örneklerinin yaklaşık 200 bin yıl önce Afrika'da yaşamış ve Homo heidelbergensis olarak bilinen ilk insanlara ya da yaklaşık 195 bin yıl önceki ilk homosapienslere ait olduğu belirtiyor.

29/5/2009

Arşidük Ferdinand

Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand, 18 Aralık 1863 tarihinde doğdu. Avusturya-Macaristan tahtının varisiyken eşi Sophie ile 28 Haziran 1914 günü 01.15'te,üzeri açık otomobille eşiyle Saraybosna sokaklarında ilerlerken,Sırp suikastçi Gavrilo Pricip'in saldırısına uğradı.Princip'in tabancasından çıkan kurşun,arşidükün boynuna girip çıkarak,arkasında duran eşine saplandı.Franz Ferdinand ve eşi Prenses Sophie,suikastte öldüler. Bunun üzerine Avusturya-Macaristan Sırbistan'a savaş açarak 1. Dünya Savaşı'nın çıkmasına neden oldu.

29/5/2009

Enderun Mektebi

Enderun Mektebi II. Murad tarafından kurulmuştur. Saray hizmetinde çalışacak görevlileri yetiştirmek maksadıyla kurulan bu okul, eğitim sistemi yönüyle kendinden önce kurulmuş bütün okullardan farklılık arzeder.

Bir saray mektebi olan Enderun, Fatih Sultan Mehmed döneminde hakiki şahsiyetine kavuşarak, devşirme mektebi hüviyetinden, mülki ve idâri kadronun eğitimine de yönelmiştir. Enderun'un gelişmesi II. Beyazid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi pâdişâhlar zamanında da sürmüştür.

Enderun Mektebi'ne “Devşirme Kanunu” ile öğrenci alınır, usülsüz çocuk kabul edilmezdi. Devşirme işinde her türlü yolsuzluğu önlemek üzere yine aynı kanunla alınan bir hayli tedbirler zinciri de bulunmaktadır.

Enderun Mektebi, Osmanlı Devleti'nde 17. ve 18. yüzyıllarda baş gösteren askeri ve siyâsi çözülmeden etkilenmiştir. Artık diplomatik görüşmeler, savunma için silahlı mücadelenin yanında önem kazanmaya başlamıştır. Bu durum askeri ve siyâsi mektep olan Enderun Mektebi üzerinde idare etme tarzı bakımından önemli değişiklikler getirmiştir.

İlk esaslı değişiklik II. Mahmud zamanında olmuş, Enderun birçok değişikliklere uğramış, 1850'de de Maarif Nezâreti Enderun'u ibtidâisiyle birlikte rüşdiye derecesinde bir mektep haline getirmiştir.

Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra ordu için bu mektepten çok sayıda subay alınmış, bu da mektebin düzenini bozmuş, bilhassa Tanzimat'tan sonra, burada yetişenlerin devlet hizmetlerinde eskisi gibi başarılı olmamaları yüzünden zaten önemini kaybetmişti.

1 Temmuz 1909'da Enderun Mektebi lağvedilmiştir. 1923'den sonra ise Topkapı Sarayı müze ve kütüphane haline getirilerek, bu müessesenin de beş asırlık târihi rolüne nihayet veril-miştir.

EĞİTİM TARZI
Devşirmeler kültürleştirme ve disiplinleştirme diye iki aşamaya tâbi tutulurlardı. Kültürleştirme prensibi doğrultusunda, Osmanlı kültür ve geleneğine uyum sağlama mes'elesi halledildiği gibi, devşirmeler toplumun karakteristik kültürel hayat tarzını, kültürel görevlerin sorumluluğunu ve bunları yerine getirme yollarını öğreniyordu. Diğer taraftan Türk kültürüne tamamıyle yabancı ailelerden gelen bu devşirme çocukların, Türk ve Müslüman âdetlerine göre yetiştirilmesi gerekmekteydi, işte disiplinleştirme kavramı ile yapılmaya çalışılan faaliyetler buna yönelikti. Son derece sert ve disiplin sağlama hususunda kabiliyetli olan Ak Ağalar bu hususta vazifeliydiler.

Osmanlı Devleti'nin diğer okullarında olduğu gibi Enderun Mektebin'de de “Kabiliyetleri yöneltme ve destekleme” hususunda azami özen gösteriliyordu. Bütün hizmetlerde yükselebilmek, önemli ölçüde kabiliyete dayanıyor, öğretimin başından sonuna kadar ilgi ve kabiliyete öncelik tanınıyordu, öğrenciler, kabiliyetlerine uygun çeşitli öğrenim kanallarından birinde yetişdi. Öğrenimin her kademesinde geçerli olan bir husus vardı; o da belirli birkaç mecburi ders dışında bütün derslerin kabiliyete uygunluğuna göre ve seçmeli olu-şuydu. Bu durum talebeleri gayretli çalışmaya sevketmek için en iyi yoldu.

Kabiliyetler için sönüp silinip gitme, âtıl kalma diye birşey sözkonusu değildi. Onlar heryerde tesbit edilir, kendilerine terfi imkânı sağlanırdı. Kimse anadan doğma imtiyazlı değildi ve işe yaramayan, vasıfsız bir a-dam yerinde saymağa mahkûmdu.

EĞİTİMİN VASITALARI
a) Ceza ve Mükâfat: Osmanlı Devleti'nde, özellikle eğitim ve öğretim ku-rumlarında sıkı bir disiplin tavizsiz olarak uygulanmış, ceza ve mükâfatların sınırları da açıkça belirtilmiştir.

Cezalandırma konusunda aşırılığa gidilmez, fakat kusur ve eksiklikler karşısında da sessiz kalınmaz, hoşgörü gösterilmezdi. Çeşitli konularda yasaklar koyma, tehdit, dayak, azar-lama ve gerekli görüldüğünde mektepten uzaklaştırma gibi cezalar verilirdi. Dayak suça göre ve seviyeli olur, bunu yaparken talebenin haysiyetini rencide etmemeğe dikkat edilirdi. Mevki arttıkça doğru orantılı olarak artan cezalar, seviyeye göreydi.

İyi davranışların ve okul başarılarının mükâfatlandırılmasına da özel bir önem verilirdi. Arapça, Kuran tilâveti, Hüsn-ü Hat, Musiki gibi konularda gösterilen seçkinlik ve başarılar; binicilik, silah kullanma, cirit ve diğer yarışmalarda gösterilen üstünlükler bizzat hükümdarca hem söz ve hem de nesnel değerlerle mükâfatlandırılırdı. Çeşitli değerlerde elbiseler, para ödülleri, silahlar, binek hayvanları bu meyanda sayılabilir. Daha büyük ve önemli görevlere getirilme, maaş artırma gibi mükâafatlar da vardır. Enderun Mektebinde ilk mükâfatlar, sınıftan sınıfa terfi şeklindeydi.

Enderun Mektebinde mükâfatlandırma sistemi büyük önem taşımaktadır. Yükselen kimse mükemmel hayat şartlarına sahip olur ve geliri arttırılırdı.

“Saray görevlilerini yetiştirmek üzere kurulan Enderun Mektebi, öğrencilerini devşirme usulü ile tesbit ederdi. Aynı zamanda bir saray okulu olan bu müessese de şehzadeler ve diğer ekabirin çocukları da eğitilirdi. Kabiliyetli devşirme çocukları ile şehzadeler aynı okulda öğ-renim görürlerdi”.

b) Çıkmalar:
Hazırlık mekteplerinden Enderun Mektebine veya Sipahi Bölüklerine geçebilmek için bir takım kurallara mutlaka uyulurdu. Bunların başında “Çıkma Kanunu” geliyordu. Bu kanunun uygulanması, mektepten mezun olma gibi bir durumdu, Genellikle yedi senede bir uygulanırdı. Padişah tahta çıktığında da çıkmalar olurdu. Çalışma ve kabiliyetleri iyi olanlar yedi-sekiz yılda öğrenimlerini tamamlar, yetişmemiş olanlar ise ondört yıl kadar öğrenimlerine devam ederlerdi.

Hazırlık Sarayı'ndan iyi yetişenler, terbiye ve ahlâkları iyi olanlar Saraya alınır, daha yüksek öğretim veren Enderun sınıflarına kabul edilirlerdi. Oralarda da başarı gösterenler terfi ederek sırasıyla bütün makamlara yükselirlerdi. İçlerinde Beylerbeyi, Serhad Kumandanı, Vali ve Elçi olanlar olduğu gibi Vezir olanlar, hatta Seraskerliğe ve Sadrazamlığa kadar yükselenlerde vardı.

Hazırlık Sarayında, derslerine az çalışmış ve kabiliyeti kıt olanlar Saraya alınmaz, Sipahi Bölüklerine sevk edilirler, buranın okumuş-yazmış zümresini teşkil ederlerdi. Yeniçeri Teşkilâtı içinde gelişerek terfi edebilirler ve kumanda heyetine bile girebilirlerdi.

Terfi sistemi son derece âdilâne uygulanırdı. Çıkmalar zamanlı ve düzenli yapılırdı. Haksızlık ve aksaklığa yer verilmez, saray içinde açılan yerlere dışarıdan hiç kimsenin alınmamasına dikkat edilirdi.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında çıkma Kanunuyla Saray Mekteplerinden yetişen gençlerin terfi usulleri sağlam esaslara bağlanmıştı. Bu kanunun ciddi bir şekilde uygulanması sayılan onbini bulan bütün saray memurlarıyla müstahdemlerinin haklarını koruyordu. Bu durum da bir memnuniyet ve göreve bağlılık sağlıyordu.

Çıkmaların en önemlisi cülus çıkması veya umumi çıkma denilen büyük çıkma olup padişahların cülusları üzerine yapılırdı.

Osmanlı İmparatorluğunda devlet görevleri ve halk hizmetleri İçin “Çıkma Kanunu” ile uygulanan bu sistem memlekete büyük faydalar sağlamıştır. Bu kanunu en iyi takdir eden ve işlettiren Kanuni Sultan Süleyman olmuştur. Bununla birlikte devletin diğer nizam ve usulleri gibi “Çıkma Kanunu”da zamanla sarsılmıştır.

EĞİTİMİNŞEKLİ
a) Seçkinler Eğitimi: Büyük İmparatorluklar, büyük devletler genişleyen devlet çarkını işletecek “seçkin elemanların” yetiştirilmesini hedeflemişlerdir. Bu istikametle Batı'daki “Prenslerin Eğitimi”ne karşı Osmanlılarda “Enderun Mektebi”nin varlığını görüyoruz. Her ikisinde de, sıkı bir eleyicilik söz konusudur. Aynı zamanda yetişen “elitler“ ya da “seçkinler”, kendi ailelerine olan bağımlılıklarını da büyük ölçüde kaybederler.

Saray mekteplerinden yetişenler büyük bir çoğunlukla devletin en büyük makamlarına kadar yükseliyorlardı. Şairler, edipler, tarihçiler, musiki ve güzel yazı meraklıları ve üstâdları olan sanatkârların hemen hepsi Saray Mektepleriyle bunların devamı olan Enderun'dan yetişiyordu.

Enderun-i Hümâyun kuruluşundan itibaren aşağı-yukarı devletin bütün büyük siyasi ve askeri memurlarını yetiştirmiştir. Bu memurların orada aldıkları terbiyenin mükemmel bulunması, Devletin o zamanlarda eğitime verdiği büyük önemi göstermektedir. Enderun-i Hümâyunun ileri gelenlerinin hepsi Osmanlı Devletine olan sadâkat ve hamiyyetleriyle her sınıfa yükselebilmişlerdir.

M. Baudler, bu mektepdeki seçkinler eğitimini çok iyi bir şekilde değerlendirdikten sonra şöyle demektedir:

“Türk Milletinin başarılarına şaşmamak lâzım. Çünkü onlar elit kadroları nasıl yetiştireceklerini, gençleri nasıl disipline edeceklerini biliyorlar. Yine onları mükemmel insan hâline getirirken, kabiliyetlerine göre taltif etmesini de biliyorlar.”

“Enderun Mektebi'nde başarılı olanlar, son derece adilane uygulanan terfi sayesinde yük-selebilirlerdi. Beylerbeyi, vezir, hatta sadrazam pek çoktur. Seviyeli bir eğitim veren bu mektep, tarihden silinmiştir ama, eğitim sistemi açısından halen birçok Batı okulunda yasamaktadır.”

b) İdarecilik Eğitimi:
Osmanlı İmparatorluğunda, idare teşkilatını ve faaliyetlerini düzenleyen kaideler Fatih Sultan Mehmed'in Kanunnâmeleriyle esas şeklini almıştır. Onun zamanında bir taraftan ordu ıslah edilmiş, diğer taraftan da askeri, mali ve sivil idare için yüksek seciyeli idareciler yetiştirilmiştir.

Devlet idaresi Hükümdarın mutlak kudretine dayanıyordu. Ancak Fatih Kanunnâmesi bu yetkileri bir yerde engelliyordu. Fatih, Kanunnâmesiyle kendisinin ve kendinden sonra geleceklerin yetkilerini kontrol altına alıyordu.

Osmanlılarda veraset usulüyle makamların el değiştirmesine engel olunmakta, bu da yerli teb'ayı hükümetten uzak tutarak gerçekleştirmekteydi. Bu durum Türk idarecileri tarafından getirilmiş bir savunma tertibatıydı.

Türk Padişahlarının Saray eğitim sistemiyle yetiştirmek istedikleri idari memur, mücadeleci devlet adamı ve sâdık bir müslüman tipindeydi. Bunlar aynı zamanda ilim adamı ve iyi bir hatip, kibar ve iyi ahlâklı olmak zorundadır. Bu amaçla Enderun Mektebi Öğrencisi Saraya kabul edildiği günden ayrıldığı güne kadar Müslümanlık ile Türk örf ve âdetlerini mükemmel bir şekilde öğrenme durumundadır.

Osmanlı Devleti idareciliğin önemini kavramış ve ona gereken değeri vermiştir. Gençleri kabiliyetlerine göre sınıflandırmış ve onlara idarede şans tanımıştır.

Enderun Mektebinin ilk ders cetveli Kur'ân-ı Kerim, İlm-i hâl, Tecvid, Akâid ve amelen bilinmesi gereken dini meselelerden ibaret olmak üzere tertip edilmişti. Sultan Murat II zamanında yine tefsir, hadis, fıkıh, feraiz, şiir ve inşa, musiki, heyet, hendese, coğrafya, ilm-i kelâm, mantık, meani, bedi, beyan, hikmet de ilave olundu. Bu dersleri okutmak içın çeşitli İslâm ülkelerinden de bilginler getirildi. 3. sınıfın ilk sınıfında (1. koğuştaki adı Seferli'dir) ta-lebelere tablzenlik, sarık sarma usulü, berberlik, ikinci sınıftakilere (kilerli) padişahın şahsına mahsus yiyecek-içecek şeyleri hazırlamak, üçüncü sınıftakilere de (hazineli) gene padişahın gi-yecek şeyleri ile saray mefruşatını tanzim etmek gibi sanatlar öğretilirdi. Talebeye, bunlara ilâveten keman-keşlik, cündilik, tüfekendazlık gibi silahşorluk fenni, ata binme de tâlim ettirilirdi. Üç koğuştaki şâkirdana (talebelere) o vaktin usulünce “Ağa” unvanıyla hitap edilirdi.

Mektep talebesine kuşluk, ikindi ve yatsı vakitleri olmak üzere günde 3 defa yemek verilir, taharet ve nefâzetlerine son derece itinâ gösterilirdi. Padişahlara hizmet edecekleri için muaşeret âdabı meselesine de özellikle dikkat edilirdi. Yere tükürmek, öksürürken mendilini ağzına getirmemek, lekeli elbise giymek gibi şeyler haklarında cezayı gerektiren durumlardı.

Enderun Mektebi talebeleri yaz-kış, akşam namazlarından bir saat önce abdestlerini alırlar, güneş batıncaya kadar Kur'ân okurlardı. Akşam namazını kıldıktan sonra yatsıya kadar dinlenirler, yatsı ezanı okunur okunmaz ikişer ikişer dizilir, Hünkâr meclisine gelirlerdi. Burada her oda kendisine ayrılmış yerde namazı kıldıktan sonra imamla birlikte kalkarlar, Hünkâra dua ederlerdi. Sonra herkes odasına çekilirken, ayak üzeri “padişah selâmetliği için ve geçmiş padi-şahlar ruhları için üç ihlas, bir fatiha” okurlardı.

Sabahları güneş doğmadan önce kalkarlar, sabah namazına kadar Kur'ân okurlar, namazı kıldıktan sonra Kur'ân'dan okuyacakları yeni dersleri alırlardı. Enderunlular bu dersleri de saraya gelen hocalardan alırlardı.

Bu işi bitirdikten sonra o gün hünkâra ait ne vazife varsa görürler ve bunlarda bitince ya yazı meşkederler, yahut başka ilim ve marifet tahsisiyle meşgul olurlardı.

Bu saray okulları genellikle devleti yöneten yüksek dereceli sivil kadroyu yetiştirmekle birlikte işle eğitimi kaynaştıran eğitim yöntemleri bakımından da önemlidirler.

Sarayın mimarını, nakkaşını, ressamını, hattatını, kâtibini, imamını, müezzinini, müverrihini, şairini, âlimini, silahşorunu, hârendesini, sazendesini, nüktedâtını Enderun yetiştirmiştir. Hatta çok defa Türk devletinin seraskerini, kazaskerini, sadrazamını, kaptan-ı deryasını, valilerini, elçilerini Enderun verirdi.

Enderun'dan çıkanlar arasında en dindar müslümanlar, en kuvvetli hafızlar, en kuvvetli müezzinler, en hassas şairler ve edipler, en cesur askerler ve kumandanlar, en mahir sanatkârlar, mimarlar, ressamlar ve nakkaşlar, en yüksek musişinaslar ve hattatlar, en değerli âlimler ve müverrihler yetişmiştir. Bu meyanda diyebiliriz ki Enderunlular Türk kültürüne, Türk hü-kümetine büyük hizmetler etmişlerdir.

KAYNAKLAR:
1) Enderun Mektebi, Yrd. Doç. Dr. Ülker Akkutay S.25-163.
2) Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M. Zeki Pekalın Cilt I s.537-540.
3) Türk Maarif Tarihi, Osman Ergin Cilt 1 s.13-24.
4) Meydan Lorcusse, Enderun Maddesi Cilt 15S.193.
5) XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, C. Baltacı.
6) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı, İ.H.Uzunçarşılı.
7) Tarih-i A-tâ,A.A.TayyarzâdeCilt1-5.
8) The Palace Schoot of Muhammad the Cangueror, B.Miller.
9) TheGoverment ofthe Ottoman Empirein the timeof SuleimantheMagnificent, A.E. Lybyer.

Yazar:Cemil Örnekli


« Önceki::

Blogcu ile yapıldı